Kırk yama

Kırk yama

Kırk yama

Onu tanıyalı çok olmadı aslında, bir ay kadar önce arkadaşıma gittiğimde arkadaşım tanıştırmıştı. Yaşlıca bir teyze belki yetmiş belki seksenlerinde... Arada gelip yemeğini yapıyor, evini temizliyor, pazarını görüyordum. Yine o günlerden birindeydim, yattığı yatağını topladım, koltuğun üzerine havalandırıp bıraktığım pikesini alıp tam yatağına serecektim ki,


-Getir hele, getir onu, dedi. 


Pikeyi alıp yanına gittim, hemen yanını işaret etti, oturdum yarı çaprazıma alarak. Elde dikilmiş pikenin üzerinde ki rengârenk, çeşit çeşit kumaşlardan kırmızı, sarı ve turuncu  çizgileri olan bir parçayı işaret etti.


-Bak, dedi, bunu babama zorla aldırmıştım. Üç eteğimin önüne bağladığım önlüğümün parçası. Ah ah bunu giyip düğünlere giderdik. Mahallenin kızları, hepimiz bir ayar gezerdik.


Güldü, güldük... Kırışıklarla dolu yüzü aydınlandı adeta. Sonra siyahın üzerine kırmızı küçük çiçeklerin kondurulduğu kadife parçayı gösterdi.


-Bak bu da annemin entarisiydi. Ne yakışırdı ona, köyün en güzeliydi benim annem, ne giyse yakışırdı ama bu ayrı bir yakışırdı hani güzel yüzüne...


Hasreti o kadar yoğundu ki hissetmemek mümkün değildi... Sonra eli mavi üzerinde rengârenk küçük noktaların olduğu bir kumaşa gitti. Onu bir süre sevdi, gözleri dolu doluydu...


-Bak bunu da babam bir pazar akşamı alıp gelmişti. Kız kardeşimle bunun için kavga etmiştik. En sonunda o almıştı da bir hafta küstüydüm ona... Şimdi bu parçası elimde ama ne çare ki o yok...


Durdu... Bir müddet konuşmadı tam artık bir şey söylemeyecek derken tekrar konuşmaya başladı. Elleri kumaşın üzerinde bir sırra dokunacakmışçasına titrek, gözleri ellerinde... Sesindeki artan pürüz yağmuru haber veren gök güzelliğinde... 


-Ya kızım insanın uğruna kavga edip küstüğü bir kumaş kadar ömrü olmuyor bazen...