Son Ders - 2045

Son Ders - 2045

Son Ders - 2045

Son Ders

  Bir insanın düzenlediğine inanılmayacak kadar derli toplu odalar, içinde bir insanın yaşadığına inanmayı güçleştiren aşırı sakinlik ve garip bir şekilde insanın içine işleyen o mekanik hava... Bu eve gelen misafirler, kendilerini şehrin bunaltıcı atmosferinden uzaklaşmış hissetmelerine rağmen bu evde doğallıktan bir eser bulamıyordu. Çelişkilerle dolu bu sakin evde yaşayan kişinin de bu ev gibi birisi olduğunu biliyordu gelenler. Evin salonunda, koltukta kımıldamadan yatan adam, karnının acıktığını fark etmişti ama kalkıp bir şeyler hazırlamaya hali yoktu. Günlerdir tek yaptığı, koltukta yatarak salonun bembeyaz duvarlarını incelemekti. Kendisini daha da kaybolmuş hissetmek için duvarları siyaha boyamaya karar vermişti ama sonradan bunun çok zahmetli olacağını düşündü. Artık renklerin bir önemi yoktu onun için. Nasılsa bütün renklerin içinden geçip yine de siyaha ulaşabilirdi. Bunu yapabilmesini sağlayan şey, günlerdir içinde bulunduğu ruh haliydi. Yanında duran televizyona bağlı oyun konsolunu en son ne zaman oynadığını hatırlamıyordu bile. Başında durmasa bile evdeyken hep açık bıraktığı bilgisayarını da artık açmıyordu. Oturma odasında duran dosyalar düzenliydi ama tozla kaplanmıştı. Kendisini daha önce hiç yapmadığı kadar bırakmıştı. Onu tanımayan biri, onun bir bilim adamı olduğuna asla inanmazdı.

Gözlerini tavandan ayırmıyordu. Bir şey olmasını bekliyor gibiydi ama olsa da tepki verecek gücü görmüyordu kendisinde. Tekrar uyumaya karar verdiği anda zil sesini duydu. Kapıyı bulunduğu yerden göremese de kafasını kaldırıp kapıya doğru baktı ve lanet eder gibi bir bakış attı. Yine de üzerindeki battaniyeyi bir anda yere atıp ayağa kalktı. Bir an için kapıyı açmamayı düşündü. Kapıyı açarsa karşısına kim çıkarsa çıksın ona yeni ihtimaller, yeni fırsatlar sunacaktı. Oysa bu aralar yeni hiçbir şey istemiyordu. Eskiye takılıp kalmıştı. Kapının hemen yanında duran gardırobun kapağındaki aynaya baktı. Saçları kısa olmasına rağmen sakalları iyice uzamıştı. Aslında, sakalla derdi olduğu için sakal bırakan biri değildi ama özel birinin isteğiyle yapmıştı bunu. Yapılacak şey kendisine mantıksız gelse de reddedemeyeceği birinden. Aynada kendisine bakarken ikinci kez zil sesi duydu. Bu sefer hiç düşünmeden açtı kapıyı.

"Mizar Bey siz misiniz?" dedi gelen kişi. Kuryeydi. Elinde bir kutu vardı. Mizar, konuşma gereği duymadı, sadece "evet" anlamında başını salladı.

"Şurayı imzalar mısınız?" dedi kurye, elindeki imzalanması gereken kağıdı uzatarak. Müşteriden birkaç kelime bekliyordu ama Mizar konuşmaya hiç niyetli değildi. Yine bir şey söylemeden kağıdı imzaladı, kutuyu aldı.

"İyi günler." dedi kurye. Mizar tekrar kafasını salladı ve kapıyı kapattı. Biraz kaba davrandığının farkındaydı ama nezaket gösterilerinden çok daha önemli sorunları vardı.

Günlerdir kıpırdaman yattığı salonuna geçti, odanın ortasına oturdu ve kutuyu açmadan önce kimden geldiğine baktı. Beklediği birisinden geliyordu ama kutunun gönderildiği adres ona garip gelmişti.

"Cakarta, Endonezya" yazıyordu gönderildiği adres olarak. Şaşırmıştı. Bir süredir bu kişiden gelecek bir şey bekliyordu ama Endonezya'dan geleceğini hiç tahmin etmiyordu.

Kutuyu açtı. Uzun, kara bir çarşafla birlikte yeşil bir cübbe ve fese benzer beyaz bir şapka vardı kutuda. Çarşafla cübbeyi alıp kutudan çıkardığında hemen onların altında bulunan mektubu fark etti. Zarfı yırtıp açtı, bir yapraktan fazla süren bir mektuptu bu. Zarfın içinden düşen sayfaları görünce afalladı. Bu kadar uzun yazılmış bir şey beklemiyordu. Sayfaları toparlayıp düzenledi. Az sonra okumaya başlayacağı şeyin kendisini nereye götüreceğini bilmiyordu. Okumak da istemiyordu pek. Kör bir kuyuya düşmüş gibi hissediyordu kendisini. Yardım etmeye gelenleri kovuyordu. Bu mektup da ona bir yardım eli olarak gelmişti. Bunu bildiği için okumak istemiyordu. Bu mektubu yazan kişiye derin bir saygı duymasına rağmen mektubu yırtmak istedi. Sonra durdu. İçinde bulunduğu durumun çaresizliğini herkese, özellikle kendisine kanıtlamak istiyordu. Yardımların da işe yaramayacağını göstermek istiyordu insanlara. Derin bir nefes aldı ve okumaya başladı.

Sevgili dostum Mizar,

Sana bunları nereden gönderdiğimi öğrenince şaşıracağını biliyorum. Endonezya'da ne işim olduğunu soracaksın. Her şeyi açıklayacağım ama önce özlemimi gidermeme izin ver. Mektubu eline aldığında onu hemen yırtmak istedin, öyle değil mi? Sonra durdun. Yırtmaktan vazgeçtin. Seni durduran şey, bana duyduğun saygı olmadı. Bana ve insanlara bir şey kanıtlamak için durdun. Sana kimsenin yardım edemeyeceğini, etse de işe yaramayacağını göstermek istiyorsun çünkü. Aylar oldu, hatta yakında bir yıl olacak. Seni bıraktığım günden itibaren hiç değişmediğinden adım gibi eminim. Bir adım bile atmadın düzelme konusunda. Çalan telefonları, kapıları açmadın. Belki de aslında ne olduğunu bile unutmuşsundur. 

Sana ne olduğunu hatırlatayım; Sen bir bilim adamısın. Deneylere, kanıtlara, gözlemlere dayanan birisin. Neden ve sonuç önemlidir senin için. "Neden" sorusuna o kadar fazla takılırsın ki cevabını bulmadan bırakmazsın. Milyonlarca yıldır gözümüzün önünde olduğu halde insanların bilmediği şeyleri ortaya çıkarırsın. Bana hep bilimden başka bir şeye kendini adamayacağını söylerdin. Kesin konuşmaman konusunda seni defalarca uyarmıştım. Bilim, nihai bir amaç değildir, Mizar. Evet, daha önce kendisini bilime adayan bir sürü insan olmuş. Sen onlardan birisi olamazsın. Olmadın da zaten. Ne oldu sana böyle?

Son günümüzü hatırlıyorum da... İyi olduğunu söylüyordun ama aslında hiçbir şey hissetmiyordun. Gece-gündüz çalışıp sonuca ulaşan, yeni teorilerle yeni fikirler geliştirmeyi seven bir bilim adamını göremiyordum karşımda. Bilim, her şeyi açıklayabilir mi bilmiyorum. Yıllarca bu soruyu sordular. Yanlış soru. Doğru soru şu; "Bilim, her şeyi açıklamalı mı?" Ne dersin, dostum, sence iki insan arasındaki aşkı açıklamalı mıyız?

Belki de açıklamadığımız için bu durumdasın. Muhtemelen, şu sıralar bilimsel hiçbir şeye inanmıyorsundur. Güvenin paramparça oldu çünkü. Artık senin için su, yüz derecede kaynamaz. Artık senin için su, sana eskileri vereceğine söz verdiğinde kaynar. Birçok kişi sana "Bir kadın için değer mi?" diye sormuştur. Yanlış soru. Doğrusu şöyle olmalı; "Niye buna izin veriyorsun?"

Aynı kadın tarafından defalarca aldatıldın. Ruhun duymadı. Hissetmedin. Aslında, bir şeylerin ters gittiğinin farkındaydın ama fazla saftın. Bilim, şüpheciliği gerektirir. Sende bu pek yok. Aldatılmak kırmaz insanın gururunu, o son gece utanç verici bir şekilde terk edilmek kırar. Peki dostum, aldatılan her zaman masum mu? Aldatan her zaman suçlu mu? Bilmiyorum ama bu sefer öyle. Aldatılan gerçekten masum, aldatan gerçekten suçlu.

Onun ismini taşıyan başka birisiyle karşılaştığında, o kişiyi tanımadan nefret ediyorsundur ondan. Biliyorum, onun sana yazdığı şeyleri tekrar okumaya korkuyorsun. Rüyanda görmek istediğin halde göremiyorsun. İntikam almak istiyorsun, alamıyorsun. Çünkü sen zavallısın. Aldatılanlar, zavallıdır. Hakaret ettiğimi düşünme. Tam tersine, sana iltifat ediyorum. Alçak bir hain kadar uyanık mı olmayı tercih edersin yoksa masum bir insan kadar zavallı olmayı mı?

Sana vereceğim bir derse daha hazır mısın? Geleceğe gitmek ister misin dostum? Bunu benden duymanın verdiği garipliği yaşıyorsun, biliyorum ama böyle bir konuda dalga geçecek birisi olmadığımı biliyorsun. Seni geleceğe götürebilirim, Mizar. Bunun nasıl olacağını anlatacağım ama önce sana yolladığım uçak biletine bakman gerek. Uçağa atla ve Endonezya'ya git. Sen bunları okurken ben orada olmayacağım. Seni başkaları karşılayacak. Bu mektubun devamını uçağa bindiğinde oku. Sana zamanda yolculuğu nasıl başardığımızı ve olayların nasıl geliştiğini anlatacağım.

Mizar, zarfın içinden düşenlerin sadece mektup sayfası olduğunu düşünmüştü ama dikkatli bakınca arada bir uçak bileti olduğunu fark etti. Uçak, hemen ertesi gündü. Cakarta'ya uçacaktı. Gitmek isteyip istemediğini düşünmedi bile. Yanına kendisinden, pasaportundan ve kutudan başka hiçbir şey almayacaktı. Kutunun içindeki kara çarşaf ve cübbenin ne işe yarayacağını merak etmeye başladı. Ertesi gün erkenden kalktı, hazırlandı ve saat 11'deki Endonezya uçağına bindi. Yolu uzundu. Koltuğuna oturdu, hala alışamadığı sakalını kaşıdı ve yerine alıştıktan sonra çantasına koyduğu kutudaki mektubu çıkarıp devamını okumaya başladı.

Olayların nasıl başladığını anlattığımda inanmayacağını biliyorum. Garip gelecek ama sen kendini evine kapatmış olsan bile dünyada bir şeyler oluyor, Mizar. Bilim adamı olmaya nasıl karar verdiğimizi unutmamışsındır. Fikrimizi değiştirmemiz için ailelerimiz tarafından defalarca zorlandık. Aslında onlar bizim bilimle uğraşmamıza değil, bilim adamı olmak isteme sebebimize karşıydı. Hayallerimizi komik buluyorlardı. Neydi bizim hayalimiz Mizar? Ölümsüzlüğe ulaşmak mı? Uçan araba icat etmek mi? Yoksa ışınlanmayı bulmak mı? Hayır dostum, bizim hayalimiz zamanda yolculuk yapabilmekti. H.G. Wells’in Zaman Makinesi kitabını bitirdiğimiz günü hatırlıyor musun? İşte o an bulmuştuk hayalimizi. İçinde bulunduğumuz zaman, bize yetmiyordu Mizar. Biz daha ilerisini istiyorduk. Belki de yanlış zamanda doğmuşuzdur, ne dersin? Hayır, aslında en doğru zamanda doğduk. Aksi takdirde, böyle bir hayale sahip olamazdık. Senin kimyager olmanın bir anlamı kalmazdı. Ben de boşu boşuna fizikçi olmuş olurdum. Ah, Mizar… Farklı alanlara yönelip uzmanlaştıktan sonra birbirimize dersler vermeye başladık. Sen bana kimyayı anlatırdın, benden de fizik biliminin derin konularını dinlerdin. Birbirimizin öğretmeni olmuştuk. Sonra ne oldu? Ulaşabildik mi hayalimize? Maalesef. Peki neden? Çünkü insanlara kafamızı gereğinden fazla takıyoruz. Birbirimizi düzeltmeye çalışırken geçen zaman, bizi hayalimizden uzaklaştırıyor. Yine de seni düzeltmekten vazgeçmeyeceğim, dostum. Hem de bunu, hayalimizden vazgeçmeden yapacağım. Sana bir müjde vereceğim. Bir süre önce gelişmekte olan ülkelerin bilim adamlarını bir araya getiren B5 grubundaki Türkiye, Endonezya, İran, Mısır ve Pakistan'dan bilim adamları bir araya geldi. Aslında bizi bir araya toplayanlar, daha derin güçlere sahip olan ülkelerdi. Bu saydığım ülkelerin bilim adamlarının toplanıp bir zaman makinesi yapmasını istediler. Dalga geçtiklerini düşündük. Niye İngiltere, Fransa, Almanya, ABD'den değil de bir sürü sorunla uğraşan B5 ülkelerinden istenmişti bu? Bilimle uğraşan insanların daha ciddi sebepler için toplanması gerektiğini söyledik ve oradan ayrılmaya karar verdik. Bizi durdurdular. Aslında ellerinde bir tane zaman makinesi olduğunu ama bütün planlarının ve bu makineyi geliştiren bilim adamlarının ortadan kaybolduğunu söylediler. Bizden, icat edilen bir şeyi tekrar icat etmemizi istiyorlardı. Yine reddettik ama onlar gayet rahattı. Çünkü ellerinde bir koz daha vardı. Gösterebileceklerini söylediler. Bir kere zamanda yolculuk yapmamıza izin vereceklerini söylediler. Geleceği gördüm, Mizar. Senin de görmeni istiyorum. Uçaktan indiğinde seni karşılayacaklar. Laboratuvara gideceksin. Makineyi kullanıp geleceğe gittiğinde aşağıda verdiğim adrese git. Seni orada birisi bekliyor olacak. Sana yolladığım kutuyu yanından ayırma. Sakın unutma, seni gelecekte sadece birkaç saat tutabilirim. Bu adrese ulaştığında yazdıklarımın devamını okuyabilirsin;

 ...

  Uçaktan indiğinde laboratuvarda çalışan bir bilim adamı tarafından karşılanıp götürüldü. Kutuyu sımsıkı tutuyordu. İçindekilerin ne işe yaracağını merak ediyordu. Laboratuvara girip makinenin karşısına geçti. Cakarta'daki gökdelenlerden birisinin bir katı tamamen bu bilim insanlarına adanmıştı ve oda beyaza bürünmüş bir haldeydi. Sadece, zaman makinesi siyah bir örtüyle örtülmüştü.

"Gitmeden önce makineyi görebilir miyim? Neye benzediğini merak ediyorum." dedi Mizar, kendisini karşılayan kişiye.

"Üzgünüm. Seni geleceğe yollamak yeterince riskli bir iş, bir de sana makineyi gösterme sorumluluğunu üstlenemeyiz." dedi adam. Mizar, bu makine bu kadar önemliyse niye kendisinin kullanmasına izin verildiğini merak ediyordu. Kendisine bu mektubu yollayan kişinin çok saygın birisi olduğunu zaten biliyordu ama bu tür izinleri alabilecek güçte birisi olduğunu hiç düşünmemişti.

"Nereye gideceğim peki? Yani, hangi yıla? Hangi şehre?" diye sordu Mizar.

"Otuz yıl ileri gideceksin. 2045'e! İstanbul'a." dedi adam ve Mizar'a sakıza benzer bir şey uzattı. "Bunu iyice çiğne ve yut." dedi.

Mizar, sakıza benzer şeyi çiğnerken İstanbul'un gelecekte nasıl bir yer olacağını göreceği için ne kadar  heyecanlı olduğunu düşündü. Ağzında eriyen şey, ona garip bir his veriyordu. Başının karıncalaştığını, ellerinin ve ayaklarının birden ısındığını hissetti. Makinenin içine doğru zar zor adım attı.

"Bu neydi?" diye sordu adama. Dilini döndürmekte zorlanıyordu.

"Önlem." dedi adam ve makineyi çalıştırdı. Mizar'ın tek duyduğu şey, garip seslerdi. El ve ayak parmaklarına hafif elektrik şoku verildiğini hissediyordu. Gözlerinin kapanmasına engel olamadı ve birden kendisini bıraktı.

Gözlerini açtığında kendisini insanların üzerine akın akın geldiği bir sokakta buldu. Buraya nasıl geldiğini, makineden nasıl çıktığını hatırlamıyordu ama burnuna gelen koku, kendi ülkesinin kokusuydu. Şaşkın bir halde etrafa bakmaya başladı. Binalar, kendi zamanında olmadığı kadar modern görünüyordu. İnşaatlar o kadar hızlı tamamlanıyordu ki Mizar’ın kendisini bulduğu yerin yakınındaki bir gökdelen inşaatı beş saniyede tamamlanmıştı. Zemine koyulan programlanmış bir mekanizma, kodlardan oluşan bir bina yazmaya başlıyor ve işlem bittiğinde bina sanal dünyadan gerçekliğe aktarılıyordu. Böylelikle bir gökdelen kısa sürede dikilmiş oluyordu. Mizar, karşısında bir anda dikilen gökdeleni görünce gözlerine inanamadı. İnsanoğlunun er ya da geç böyle bir teknolojiye ulaşacağını biliyordu ama 2045 yılının bu iş için erken olduğunu düşünüyordu. Her ne olursa olsun kendisi bir bilim adamıydı. Değişiklikleri, diğer insanlardan daha çabuk kabullenebilirdi.

Yeni inşa edilen gökdelenin yanından geçerek yola çıktığında araçlarda büyük bir değişiklik olduğunu fark etti. Arabaların tekerlekleri yoktu. Alt kısımları dümdüzdü ve yerden birkaç metre yükseklikte ilerliyorlardı. Kısmen de olsa uçmalarını sağlayan şey, arabaların altında rahatlıkla görülen hafifçe yanan mavi alevdi. Bu teknoloji sayesinde arabalar, elektronik yollar tarafından yönlendiriliyordu. Karayolları baştan aşağı değişmiş, arabaların sistemiyle bir bütün haline gelmişti. Yol, üzerinde geçen insanı bile hissedebiliyor, araba çarpma gibi bir ihtimal durumunda gelen aracı anında durduruyordu. Bu teknolojiyle trafik kazalarının büyük bir bölümü önlenmişti. Gerçekleşen kazalar, yolda olan teknik arızalar yüzünden oluyordu.

Mizar, yoldan güvenli bir şekilde geçerken gökyüzüne bir daha baktı. Gözden kaçırdığı bir şey olduğunu fark etti. Şehir, büyük ve saydam bir küreyle çevrelenmişti. Bu küre, şehirdeki havayı temiz tutmaya yarıyordu. Havaya karışan nükleer atıklar, küre tarafından soğurulup bölgenin dışına çıkarılıyor, böylece şehir kendi kendini temizliyordu. Bu küre o kadar inceydi ki gelen güneş ışınlarını engellemiyordu. Doğal afet durumunda ise kırmızı alarma geçiyor, nükleer atıklara yaptığı gibi afetleri de soğuruyordu. Doğal afetler yüzünden yaşanan can kaybı oranı, son beş yılda yüzde doksan beş azalmıştı. Bu kürenin durduramadığı sadece üç deprem olmuştu.

Gökyüzüne hayretle baktıktan sonra yanında yürüyen insanları incelemeye başladı. Hepsinin elinde aynı marka telefon vardı. Bazı insanlar yürürken bile arkadaşlarıyla görüntülü konuşma yapıyordu. Bu görüntülü konuşmalar tarafların, birbirlerinin telefon ekranında hologram şekilde belirmesiyle gerçekleşiyordu. Konuşmacı, karşısındaki kişinin hologramına dokunabiliyor, bu dokunuşu iki taraf da hissedebiliyordu. Mizar, tekrar karşıdan karşıya geçecekken yanındaki çocuğun telefonunu yola doğru tuttuğunu gördü. Telefondan çıkan sinyaller, yolun üzerinde bir harita oluşturdu. Çocuk, yolun üzerinde oluşan bu haritayı, dokunmatik bir ekran gibi kullanarak oradan oraya hareket ettirip gideceği yeri rahatlıkla bulabiliyordu.

Mizar, karşı tarafa geçtiğinde bir alışveriş merkezinin önüne geldiğini fark etti. İnsanlar kasanın önünde ödeme yapmak için beklemiyor, poşetleri alıp öylece kapıdan çıkıyordu. Alışveriş merkezinin çıkış kapısında bulunan düzenek, insanların kimlik kartına bir sinyal yolluyor ve ödeme otomatik olarak gerçekleşiyordu. Artık mağazalarda stok tükenme sorunu yoktu. Raflarda tükenen ürünlerin yerine hemen yenileri geliyordu. Fabrikalarla alışveriş merkezleri arasında kurulan bu elektronik sistem, inşaat teknolojisinde olduğu gibi çalışıyordu. Stoklar tükendiğinde raflardan fabrikaya yollanan bir sinyal sonucunda fabrika, ürünlerin kodlarını yolluyor ve raflara yollanan kodlar sanaldan gerçeğe dönüşüyordu.

Mizar ilerlemeye devam ederken aradığı sokağa geldiğini fark etti. Buradaki yola adımını atar atmaz yol, bir televizyon ekranıymış gibi renk değiştirdi ve sokağın adını gösterdi. Mizar ikinci adımını attığında sokağın adı kayboldu ve yol normal görünümüne döndü. Mektupta tarif edilen gökdelen apartmanın karşısında duruyordu. Artık apartmanlar da gökdelen şeklinde inşa ediliyordu. Böylelikle bir binada bir sürü kişi ikamet edebiliyor, topraktan tasarruf ediliyordu. Bu apartmanın, görünüş olarak diğer gökdelenlerden hiçbir eksiği yoktu. Son teknolojiyle donatılmış gibi görünüyordu. Mizar, apartmana yaklaştı ve mektupta belirtilen otuz üç numaralı zile bastı. Bir süre bekledi ve kapının açılma sesini duydu. Kapı açıldığında Mizar’ın üzerinde durduğu zemin hareketlendi ve büyük bir basınçla Mizar’ı içeriye itti. Apartmana ayak bastığında ise birden yukarıya doğru çıkmaya başladığını fark etti. Apartmanın kendisi, aynı zamanda bir asansördü. Gelen misafirleri bekletmeden birden çıkacakları kata götürüyordu. Dört saniye içinde otuz üçüncü kata geldi. Başı dönmüştü. Biraz durup dinlendi. İyi olduğundan emin olduğunda yüz kırk dokuz numaralı dairenin kapısını çaldı.      

"Buyurun?" Kapıyı bir kadın açmıştı. Kadın, makyaj sayesinde olsa da o kadar güzel görünüyordu ki Mizar, bir süre hiçbir şey söylemeden kadına baktı.

"Şey..." dedi. Yanında taşıdığı kutudan mektubu çıkardı. Kadın, mektubu görür görmez neler olduğunu anlamıştı.

"Seni profesör gönderdi demek. Geç içeri." dedi.

Mizar, içeri geçti, salona girdi ve oturdu. Evde çok hoş bir koku vardı. İnsan, saatlerce bu odada kalıp bu kokuyla gününü geçirebilirdi. Kadın, diğer odada yapması gereken birkaç şey olduğunu söyleyip Mizar'ı biraz yalnız bıraktı. Mizar, vakit kaybetmeden mektubu çıkardı ve devamını okudu.

Evine girdiğin kadına dikkatli bak. Onu ilk gördüğünde ne hissettin? Ah, Mizar, ah... Ne kadar üzgün olursak olalım, güzel bir kadın her zaman bize çoğu şeyi unutturur. Kusura bakma ama bu büyüyü bozmak zorunda kalacağım. O kadının ne iş yaptığını biliyor musun? O bir hayat kadını. Şu sıralar, kadınlardan nefret ettiğini biliyorum. Özellikle de böyle bir işi yapan kadınlardan. Hadi durma, kadının adını öğren.

Mektubu oturduğu koltuğa bıraktı, kalktı ve kadının olduğu odaya gitti. Kadın, yatağında dağınık bir halde duran kıyafetlerini düzenlemeye çalışıyordu. Mizar'ın geldiğini fark etti, kafasını kaldırıp ona baktı.

"Sakal bırakma konusunda pek iyi değilsin galiba." dedi gülerek. Mizar'ın düzensiz çıkan sakalına takılmıştı.

Mizar, bu konu hakkında bir şey söylemedi. Anlamsızca sırıttı.

"Adın ne?" diye sordu. Kadın, bir an duraksadı. Adının sorulması nedense ona garip gelmişti.

"Balın." diye cevapladı kadın. Garip ve nadir görülen bir isimdi.

Mizar, bir an duraksadı. Kadının o güzel görünüşü, Mizar'ın gözünde bir anda çirkinleşmeye başladı. Hemen evden kaçıp gitmek istedi ama kalmak zorundaydı. Başını "peki" anlamında salladı ve salona dönüp mektubu okumaya devam etti.

Ne kadar nadir olurlarsa olsunlar, isimlerden kaçamazsın, Mizar. Seni aldatan, gurur kırıcı bir şekilde terk eden kadının adını bir daha hiç duymayacağını mı sandın? Duymak istemediğin şeyleri hayatından çıkarmayı değil, onlarla yaşamayı öğrenmelisin. Şimdi yapmanı istediğim asıl şeye gelelim. Sana bir cübbe, fes benzeri bir şapka ve kara çarşaf yolladım. Cübbeyle şapkayı giy. Kara çarşafı da Balın'a giydir. Merak etme, o her şeyden haberdar. Niye mi yaptırıyorum bunları sana? Melankoli, depresyon, üzüntü... Bunlar ancak tatmin olmakla ortadan kalkar. Seni tatmin edeceğim. Nasıl mı? Yolladıklarımı giy. Balın'ı al ve dışarı çık. Sadece yürüyün."

Cübbesini giyip şapkasını taktı. Sokakta böyle gezerse insanların ona nasıl bakacağını az çok tahmin edebiliyordu ama yedi yılda toplumun fikirlerinin değişmiş olabileceğini düşündü. Balın'a kara çarşafı uzattığında kendisini garip hissetti. Bu kadar güzel olduğunu düşündüğü kadının bütün güzelliği gizlenecekti. Tuhaf bir sahiplenme duygusu belirdi kalbinde. Balın, hiç itiraz etmeden kara çarşafı giydi. Gözleri ve ellerinden başka hiçbir yeri görünmüyordu.

Vakit kaybetmeden dışarı çıktılar. Etraftaki insanlardan çekinmeye başlamışlardı bile. Cübbesiyle ve uzun sakalıyla insanların arasından yürüyen Mizar, yanında aslında çok güzel olan ama bunu kimsenin fark etmediği kadını götürüyordu.

İnsanların senin hakkında ne düşüneceğini merak mı ediyorsun? Biraz da bu yüzden bu halde değil misin zaten? Ben sana söyleyeyim; Sokaktaki insanlar sizi görünce üçe bölünecek. Sizi oracıkta öldürmek isteyenler, sizi takdir edenler ve umursamayanlar. Tanıdık geldi mi?

Gerçekten de bazı insanlar sinirle onlara bakıyordu. Kim bilir neler düşünüyorlardı. Belki de onlara bölücü gözüyle bakıyorlardı. Mizar ve Balın, bu tür bakışların üzerlerinde olduğunu biliyordu ama yürümeye devam ettiler.

Binaların ve sayıların yükselmiş olması neyi gösterir, Mizar? Sen hiç yerinde sayan bir toplum görmedin mi? İlerlemesine izin verilmeyen insanlar... Sana kötü kötü bakanlara sen de bir bakış at. Öyle bir bakış olsun ki bu senin cennetin ve cehennemin anahtarının sahibi olduğunu düşünsünler. Kibirlen, öv kendini.

Mizar, bakışlarını değiştirmeye çalışıyordu. Üzgün ve bıkmış bakışların yerini, kibirli ve sinirli bakışlar almıştı. Kendisine sinirli bir şekilde bakanlara o da öyle bakıyordu.

Onlar seni bilmez. Ne giydiğine, ne giydirdiğine bakar. Sinirlen onlara. Sen kazanacaksın sonunda. Seninle birlikte yürüyen kadın... Sokaktaki hangi insan, bu kadının çok güzel olduğunu bilebilir ki? Bunu sen biliyorsun sadece. Ona sen sahipsin sadece. Sen dokunabilirsin ona, sen bakabilirsin onun vücuduna. Kimse bilmeyecek, sen bileceksin.

Yanında yürüyen kadının güzelliğini getirdi aklına. Bu kadının güzelliğinin farkında değildi kimse. Muhtemelen herkes, o kadının çirkin olduğunu düşünüyordu. Artık kimse yanında istemezdi o kadını. Kimse baştan çıkartmaya çalışmazdı. Mizar, bunları düşününce kendisini rahatlamış hissetti ama bu rahatlığın aslında bir zehir olduğunun farkında değildi.

Bak insanlara. Cennete sadece sen gidecekmişsin gibi bak. Sinirli değil misin onlara? At hepsini cehenneme. Korkma, hakkında ne düşünürlerse düşünsünler, sana hiçbir şey yapamazlar. Giydiğin şeyler aslında senin zırhın. Çok düşmanın olacak ama kimse sana dokunmaya cesaret edemeyecek.

Uzun zamandır hissedemediği öz güveni birden belirivermişti içinde. Kimsenin kendisine dokunamayacağını biliyordu. Çünkü insanlar korkuyordu. Böyle birisinin çok karanlık olduğunu düşünüyorlardı. Yavaş yavaş yürüyordu artık. İnsanlara daha fazla bakabilmek, onlardan kat kat iyi olduğunu daha fazla anlayabilmek için.

Daha önce sen insanlardan utanırdın. Şimdi onlar senden utanıyor. Sen onlardan korkardın, şimdi onlar senden korkuyor. Daha iyi hissediyorsun, öyle değil mi? Rahatla şimdi.

Mizar, zaman makinesini kullanırken hissettiği uyuşukluğu tekrar hissetmeye başladı. Balın'a neler olduğunu soramadan gözleri karardı ve yere düştü.

Uyandığında yine laboratuvardaydı. Başı ağrıyordu. Buraya nasıl geldiğini merak etti. Gelecekte kalabileceği sürenin dolduğunu fark etmemişti. Zamanın normalden daha hızlı geçtiğini düşünüyordu. Buraya hangi yolla dönmüş olursa olsun, az önce yaptığı şeyler onu oldukça rahatlatmıştı. Kendisini geleceğe götüren kişiye her zamankinden daha fazla minnettar olmuştu. Mektubu çıkardı tekrar ve devamını okudu.

Sana bilim adamlarının toplandığını ve bu iş üzerinde uğraştığını söylemiştim. Ne olduğunu merak ediyor musun? Uzun süre çalıştık. Sonunda başardık. Başardığımız şey, zaman makinesini tekrar icat etmek değildi. Kandırıldığımızı öğrenmeyi başardık. Gerçeği öğrendik. Ortada bir zaman makinesi yoktu. Şimdi de yok. Gittiğin yer, Endonezya'nın adalarından birisinde gizlice kurulmuş küçük bir İstanbul'dan başka bir yer değildi. Bizi de oraya götürmüşlerdi. Niye mi bunun için bu kadar çok uğraştılar? Çünkü insanları kandırmak için çok para harcaman gerekebilir ve insanları istediğin bir gerçeğe inandırmak, harcadığın paraların kuruşuna kadar değer. Gittiğin İstanbul’daki insanları hatırlıyor musun Mizar? Gördüğün her şey teknolojinin ulaştığı son noktayı temsil ediyordu ama insanlar ne durumdaydı? Bir adım bile ilerlememişlerdi. Ölümlerin azalması, çevrenin kirletilmemesi, kısacası hayatın kolaylaşması insanları uygarlaştırmaz. Gelişmiş ülkeler bize bunu göstermek istemişti. Bize “Bilimde ne kadar ileriye giderseniz gidin, zihniyetiniz aynı kalacak.” dediler Dersimizi almıştık. Ne diyebilirdik ki? Hâlâ insanları giydiği şeylere göre yargılayan bir toplumdan ne beklersin? Sen de kandırıldın Mizar. Bir kez daha. Bu sefer seni ben kandırdım. Neden mi? Dostum Mizar... Zamanın ne demek olduğunu hiç düşündün mü? Hayalimiz zamanda yolculuk yapabilmekti. Peki, zaman neydi? Senin bir süre önce yaşadığın kötü şeyler, hala evrenin bir köşesinde tekrarlanıyor olabilir mi? Evren, bir tarihçi gibi belge tutar mı? Tutuyorsa, bu belgelere ulaşmak mümkün müdür? Hayır dostum, evren böyle bir şey yapmıyor. Hiçbir şeyi kayıt altına almıyor. Yaptığın her hareket ilk ve son olacak. Geleceğe ne demeli? Biz insanların “kader” adını taktığı şeye inanmayız. Kader, düzen demektir, dostum. Güneşin yüzünü göstermesi ve batması, insanların doğup ölmesi… Değiştiremeyeceğimiz bu düzene kader denir. Gelecekte yapacaklarımızın yazılı olduğu bir şey yoktur. Öyle olsaydı seçimlerimizi özgür bir şekilde yapamazdık, öyle değil mi? Yargılanmanın ne anlamı kalırdı? Bu yüzden dostum, “gelecek” kelimesi bizim ümidimiz sonucu türettiğimiz bir kelimeden başka bir şey değildir. Sana bunları yapan kadın yüzünden hayalini unuttun. Hatırlatmaya çalışıyorum, sana gerçekleri göstermek istiyorum. Zaman makinesini icat etme hayali… Bu makineyi yapabilmek için ne gerekir Mizar? Zaman. Zaman olmazsa ortada makinesi icat edilecek bir şey de olmaz. Sana hayalimizin gidebileceği en son noktayı söyleyeceği, Mizar. Hazır mısın? Biz zaman makinesi üzerinde çalışırken tek bir soru sorduk. "Zaman makinesi nasıl icat edilir?" Ama bu yanlış soruydu. Doğru sorunun ne olduğunu fark ettiğimizde gerçeği öğrendik. Doğrusu şöyle olmalı; "Zaman makinesi icat edilebilir mi?" Hep zamanda geriye gidip olanları düzeltmeyi diledin. Geçmişe dönebilirsen sevdiğin kadının seni terk etmemesi için elinden gelen her şeyi yapacağını söyledin ama anlamadığın bir şey vardı. Sana bunu anlatmak istedim. Bu, belki de sana vereceğim son ders olacak. Zaman makinesi icat edilemez, Mizar. Çünkü zaman diye bir şey yoktur.

                                                                                    Prof. Dr. Aziz Kaya